14 Kasım 2012 Çarşamba

Bir Şehir ve Bir İnsan







16.03.2010  

Selin AKTAN



16.03.2010  Bir insan, bir kentin gelişiminde fark yaratabilir mi?

Evet yaratır...

Nasıl Yılmaz Büyükerşen Eskişehir’ e çok şey kattı ise; Suna-İnan Kıraç çiftinin de Antalya’nın  Kaleiçi bölgesinin gelişiminde çok katkıları olduğunu gördüm.

Yıllar önce bakımsız bir tarihi bölge niteliğinde olan Kaleiçi’nde kış günü bile sokaklar cıvıl cıvıldı.

Ben otelimden ayrılırken, turistler Kıraç müzesinin kapısında kuyruk halinde beklemekteydiler. Bence bu süper bir şey..

Zenginin malı, züğürdün çenesini yorar derler.

Doğal olarak rahmetli Vehbi Koç’un parayla olan ilişkisi hakkında da çok şey söylenmiştir. Son senelerde biyografik eserler okumak, roman okumaktan daha çok hoşuma gidiyor.

Vehbi bey hakkında da yıllar içinde bir yığın eser okudum.

Bazen rahmetli Sakıp Sabancı ile karşılaştırılırdı. Sakıp beyin halka daha yakın göründüğü doğrudur. Ama bu biraz da mizaç meselesi. Bence Vehbi bey, hayatı boyunca çekingen veya utangaç bir adamdı. Onun bazı söyleşilerde dudağının ucuyla bile gülümserken, ağzını örttüğünü görmüştüm..

Anne babanın yanında masada konuşmanın, yüksek sesle gülmenin bile ayıp sayıldığı bir dönemde büyümüşseniz bu çok normal.

Bir ara eşi Sadberk hanımın da hayatını okuma fırsatı bulmuştum.

İstanbul’da son derece liberal bir ailede, babasının kıymetli kızı olarak büyüyen ve yabancı dille eğitim gören Sadberk hanım, o güne kadar sadece uzaktan tanıdığı akrabası Vehbi bey ile evlenip, Ankara’ya yerleşince uzun yıllar kayınvalidesi ve görümcesi ile aynı evde yaşamak zorunda kalıyor.

Kayınvalide evin tek hakimi. Gelininin onun yanında eşine ilgi göstermesi ya da masada bir fikir beyan etmesi  neredeyse ayıp.

Evlendikleri anda en ufak bir sorunda alıp başını giden bizim jenerasyonun, evliliklerin eskiden niye daha uzun sürdüğü konusunda belki de biraz kafa yorması gerekiyor.

Hep Vehbi beyin aşırı tutumluluğu konusunda anekdotlar dinlemişimdir.

En çarpıcı olanı, buzdolabı fabrikası olduğu halde, yazlık ve kışlık evleri için tek bir buzdolabı kullanması ve bunu her sezon bir evden diğerine taşıması.

En sonunda genel müdürlerinden biri, “Ama efendim siz böyle yaparsanız, biz bu buzdolaplarını yazlık evi olanlara satamayız” deyince, Vehbi bey ikinci buzdolabını alıyor.

Bir de aynı  yöne gidenlerin her birinin ayrı arabayla yola çıkmalarına çok kızıyor.

Bazen evinde yöneticilerini kabul ettiğinde ilk işi;
“Kaç arabayla geldiniz” diye sormak olurmuş.

Bunu bilen yöneticiler, onun Yeniköy’deki evinin bahçesine girmeden önce arabalarını dışarıya park eder, sonra da tek arabaya doluşarak içeriye girerlermiş.

Hatta bir gün, evindeki ocağın gaz tüpü bitiyor. Aygaz Koç bünyesinde ya, evdeki çalışan hanım şirkete telefon edip, aygaz istiyor. Bunu öğrenen Vehbi Koç, evin yakınındaki bayiden almadıkları için, “Zincirlikuyu’dan Yeniköy’e o tüpün geliş maliyetini hiç mi düşünemiyorsunuz” diye söyleniyor.

Size tüm bunlar garip gelebilir. Ama benzin ve yedek parça konusunda ne kadar dışarıya bağımlı olduğumuzu bir düşünür müsünüz?



Ben bunları bu kadar yadırgamıyorum. Neden derseniz Kurtuluş savaşından çıkmış, 2. Dünya Savaşı sırasında karne ile ekmek almak zorunda kalmış bir neslin, her şeyi idareli kullanması normal.

Belki de doğrusu, olmayan paranızı harcayıp, kredi kartı faciaları yaratmaktansa; ne kadar geliriniz olursa olsun mütevazi olmayı hedef edinmektir.

Atatürk’ün, 1938 yılında öldüğü zaman arkada bırakmış olduğu Türk milletinin genel karakteriydi bu.. Ben merkezciliğin normal sayılmadığı, maddiyatın bu kadar öne çıkmadığı, orta kesim diye bir şeyin olduğu, polis çocuğuyla sanayicinin oğlunun aynı sıralarda eğitim aldığı, yerli malı  kullanmanın yüreklendirildiği yıllar.

Kim fakir, kim zengin, buna ait göstergelerin bu kadar ortalara dökülmediği bir topluluğun bireyleriydi onlar. Ama yalana, dolana bulaşmazlar, gösterişi görgüsüzlük olarak görürler, toplumsal kalkınma projeleri söz konusu olduğunda ise birikimlerini cömertçe harcamaktan kaçınmazlardı.

Vehbi bey de kendi özel yaşamında gösterdiği tutumluluğu, memleket menfaatine olan geleceğe dönük yardım projelerinde asla göstermemiştir.

Onu, tutumluluk hatta zaman zaman cimrilikle suçlayanların Türk Eğitim Vakfı’na bakmalarını rica ederim.

Bu vesile ile Vehbi Koç’un aile fertlerine yazmış olduğu bir mektuptaki, halen herkes için yararlı olabilecek iş ahlakı konusundaki öğütlerine yer vermek isterim.

Temel olarak verdiği tavsiyeler;

Kredi ile iş  yapılmaması,

Bir yöneticinin asla yanında çalışan bir kişi ile özel aşk ilişkisine girmemesi,

Başkalarının dikkatini çekecek şekilde pahalı arabalar kullanılmaması,

Her duruma hazırlıklı  olmak için  3 kazanıyorsanız 1’ini harcamanız,

Muhakkak bir yabancı dili iyi konuşuyor olmanız ve

Borç isteyen kişilere borç verilmemesi yönünde tavsiyeler..

“Eğer; karşı tarafın gerçekten çok ihtiyacı varsa ve siz de vermek istiyorsanız, parayı verin ve unutun” demeyi de ihmal etmiyor.

Mektubunda ayrıca “Şirket yöneticisi olarak aile hayatınız başkalarına örnek olmalı,

Katiyen gazetelerin skandal kısımlarında yer almamalısınız. Ayrıca Koç Ailesinin hiçbir ferdi politikacı olarak aktif siyasette yer almamalıdır” diyor.

Sözler unutulup gidebilir, ama yazı saklanabilir bir belgedir, gerektiğinde tekrar tekrar okunabilir düşüncesi ile Vehbi bey söyleyeceği her şeyi, yazarak iletmeyi alışkanlık haline getirmiş. Ondan mektup almayan neredeyse kimse yok.

Niçin olduğunu söylemeyeyim ama bizim evimizde de onun bir mektubu var.)))

Vehbi Koç’un özel nedenlerle veya kızgınlıkla yazdığı mektupları 24 saat beklettiği bilinir.

“Öfke baldan tatlıdır, bu tarz mektuplarınızı 24 saat sonra tekrar okuyup, onaylamadan asla yollamayın’’  diye bir nasihatı var. Yollamaktan vazgeçtiği bir dolu mektubu olduğuna eminim.

Dindar bir adam ama asla bunu kamuoyu ile paylaşmıyor veya farklı nedenlerle kullanmıyor.

Vehbi beyin bir diğer özelliği de meşhur 15 dakikalık  öğleden sonra uykularıymış.. Yemekten sonra biraz kestiriyor ve o enerji ile tekrar işe sarılıyormuş.. Hatta sanıyorum o zaman holdingte tüm yöneticilerin öğle tatilinde 20 dakika uyku izni varmış. Bu molaların enerji tazelenmesi şeklinde işe olumlu bir şekilde yansıdığına hiç kuşkum yok. 

Suna Kıraç da huy olarak Vehbi beyin ona en çok benzeyen kızı. Eğitim projelerine gönül veren, tarihi değerlere sahip çıkan bir iş kadını.

İnan Kıraç’la birlikte Antalya’nın Kaleiçi bölgesine pek çok yatırım yapmışlar.

Açmış oldukları  müze ise, gerçekten oraya artı bir  değer katmış.

Kış günü içeriye girmek için kapıda kuyruk olmuş turistleri görmek çok sevindiriciydi...

Varlıklı  insanların ülkemizin değerlerine sahip çıkması çok güzel.

Ama dediğim gibi, onlar başka bir neslin çocukları.

Ayakkabı, çanta markaları ile değil, yaptıkları işlerle konuşan ve konuşulan bir jenerasyondan geliyorlar. Darısı arkadan gelenlerin başına diyorum.

Son derece idealist, çalışkan bir yöneticiyken, tüm akli melekeleri yerinde olduğu halde, yıllardır sadece göz kapaklarını oynatabildiği bir hastalıkla savaşıyor olması çok üzücü.

Ama hastalığın belirtileri ortaya çıkmaya başladığında Amerikalı bir doktora danışması ve “Elim, ayağım tutar bir şekilde daha ne kadar sürem var?” diye sorması onun ne kadar güçlü bir kadın olduğunu gösteriyor. Suna Kıraç ağlamak, isyan etmek, kendine acımak için araştırmamış bunları.

Doktor, “Bir yılınız var” deyince; Suna hanım bu süreyi konuşamayacağı günler için işlerini düzene koymakla geçirmiş. Böyle bir iradeye, disiplinle örülmüş hayat alışkanlıkları ve çalışkanlığına hayran olmamak mümkün değil.

Sadece gözleri ile konuşuyor bile olsa, onun hala  topluma yönelik tüm eğitim, yardım, kültür projelerini  hayata geçirmeye çalışıyor olması hepimize örnek oluyor.


Antalya’da gördüklerim Antalya’lı olmasam bile bu ülkenin bir ferdi olarak beni çok mutlu etti.

Bakın bir de böyle bir tanıtım filmi var o yörenin.

Ahmet ve Yalçın Çalışkan’ın ellerine sağlık. 21 günde çekilen bu video Avrupa’da 10 kanalda birden yayına girdi.

http://www.facebook.com/search/?ref=search&q=selin%20aktan&init=quick#!/video/video.php?v=1306698038108

Felaket senaryoları yerine biraz da güzellikleri paylaşalım istedim sizinle..

Hala ümit var, merak etmeyin.))

İyilik ve güzelliğin olduğu yere kötülüğün gölgesi düşmez, yeter ki isteyelim…

Hiç yorum yok: